23 Ağustos 2024 Cuma

KARDELENLER

Ve hayat zorlu şartlara rağmen devam ediyor... 

Zaman her şeyin ilacı öyle değil mi? Bir  yıla yakın bi  süredir Filistin'de savaş devam etmekte. Dünya bugüne kadar  izlemediği bir korku filmini izler gibi izledi bu savaşı. Savaştanda öte soykırımı... 

Bugüne kadar milyonlarca insan ayaklandı, zalime inat Filistin olundu susulmadı boykotlarla, mitinglerle, gözyaşlarıyla yollara düşüldü umutlar kesilmeden  var güçle deslekler verildi. Sunuç ise hala belirsizlik... 


Kelimelere sığdıramadığımız bu katliam yüzünden milyonlarca kardeşimiz tarifi edilemez zorluklar içinde. Bunca zorluğa rağmen  mutmain kalpleri,razı olmuş gönülleri, feda ettikleri canları en önemlisi akıllara durgunluk veren teslimiyetlerine hayran kalmamak mümkün mü? 

 "Kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin, şahısları için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara bu mühleti, ancak günahlarını artırsınlar diye veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır"( Al-i imran 178) suresiyle ne güzel açıklamız rabbimiz. Elbet  zamanı var bizler bunu çok iyi biliyoruz bugün Filistin halkı geçmişte Mekke halkına yapılan zulmün aynılarıyla sınanıyorsa Allah'ın zalimleri helak etme gününün de yaklaştığını söyleyebiliriz.Çünkü hiç bir olay sonsuza kadar sürmez.Vakit biter hak eden hak ettiğini alır... 


Acıları acımız, davaları davamız, gözyaşları gözyaşımız olan kardeşlerimizin hakkını nasıl ödeyeceğiz bizler de bilemiyoruz lakin Hz.Mevlananın da dediği gibi " çektirilen acı havada asılı kalmaz, bir gün mutlaka çektirenin başına düşer"... 


Filistine... 

Bir neyzenin nefesinde saklıdır heybetin

Yada bir mum şavkında süzülür emanetin, 

İmanlı yüreklerde kokuyor hasretin 

Şahittir sözlerime  Sahrandaki güvercin.


Ak sakallı dedeler,  gözü buğulu anneler 

Dağıtacak sisleri bu kadar bedel yeter! 

Lal olmuş dudaklara  bir inşirah yeter 

Sizdeki iman gücü dünyayı ipe dizer. 


Gülümsesin çocukların  cihanda çalsın dabke, 

Hüznün sarmasın bedenini her daim ileriye, 

Zeytin ağaçları ve kardelenler içinde,

Nidalar yüksekecek " İşte  zafer sizinle." 








30 Aralık 2022 Cuma

KADIN

 KADIN


Kalabalıkta, 

Bulutların üzerinde parfüm esintisi, 

Kimse onu göremedi, 

Ve çiçekler, 

Açıkça ima edildi ki:

O unutulmadı. 


Ben felaket kadınıyım. 

Ben kasırga kadınıyım. 

Yalnızlığa mahkum. 

Hayat kısa. 

Ben rüzgar nefesli kadınım. 

Rüzgarın çılgın vuruşuyla 

Şarkı söylerim ve gülerim 

Ahmaklar  için dünyada

Sessiz bir film çekimi var 

Pencerelerin dışında her  gün. 

Ama ben anlaşılmaz bir kadınım, 

Zor birşey değil bu… 

Bekliyorum ve umut ediyorum, 

Geceyi seviyorum gözlerimde. 

Hayatımdan memnunum. 

Sadece bir kadınım "ah!"

Ceplerimde keder, 

Ben kadınım. 

Ve dahasını söyleyemeyeceğim, 



Ben olgun bir kadınım. 

Dikkatli olunursa  tanınması kolay,

Bir daha asla geri dönmeyen

Yeni bir yol aramak gibi. 



Çilek kokulu bir kadınım

Ve olgun bir kirazın gövdesi

Cazibeli ve güven dolu;

Aniden ezecekler öyle mi?... 


Demir yolunu izliyorum..

Beni senden uzaklaştırıyor,

İlerdeki ufuklar için. 

Gökyüzünün başlangıcı nerede?


Parça koptu yolun devamı yok

Ruhumu sıktılar,

Bir baktım tarladayım. 

Yürümek zorundayım…


Havuz su dolu. 

İçinde vücut çok. 



Hüzünlü su alanı..

Gücünü nereden alacak

Ulasmak icin sana.. 


Yatakların altında ağlayan, 

Gökyüzündeki desenler nerede? 

Gerekli mi ki oysa..



Sinevir 'in soğuk belirsizliği, 

Karpatların Ladin sessizliği arasında

kaybolup gitmiş, 

Dipsiz gökyüzüne özlemle bakıyorum şimdi. 

Sanki bir efsane aşkı bekler gibi. 


Neden aşk için dua ederiz

Yoksa putlarımız için mi? 

Yok canım ..

Soğuk ve sonsuz rüzgarlarla

Bizim de duygularımız uçup gitti mi? 


Güney mi kuzey mi 

Bilmiyorum. 

Uçuyorum..

Londra  yahut Paris

Hatırlamıyorum. 


Bir yerde yürüyorum… 

Gökyüzü düşecek mi,

Ayırt etmem..

Çünkü sadece seviyorum. 


                                     Nadia İVCHENKO

13 Ocak 2022 Perşembe

ELDİVEN


  Akşam üzeri kızımı okul servisinden almak için sıkıca giyinip  çıktım evden. Havada buz gibi ve can acıtıcı bir soğuk vardı. Rüzgarın o sert  esintisini yanaklarımda hissettiğim anda montumun siyah kapüşonunu kafama geçiriverdim. Kapıdaki görevli her zaman ki gibi kibarca açıverdi kapıyı. Selamlaştık ve ben düşmemek için adımlarımı özenle atıyordum. Keza buz tutmuş kaldırımın sivri ve  keskin köşeleri, herhangi bir düşüşte korku filmini aratmayan bir sahne oluşturabilirdi  bir anda.

   Tüm dikkatimle yürümeye devam  ederken birden burnumun dibinde  bir karartı fark ettim. Pembe, küçük bir çocuk eldiveni "merhaba" dercesine uzatmıştı elini. Yönümü bu ele çevirdim. Kuru bir  ağacın eğri büğrü dallarından  uzanan bir el, öylesine şirin, öylesine mahcup ve öylesine güzeldi ki gayri ihtiyari “merhaba” derken buldum kendimi.  Nasıl olur da bir insan cansız bir eldivene merhaba der öyle değil mi? Ama demiştim işte...

    Aslında bana değil, yoldan geçen herkese  beni bul diye sesleniyordu. Sahibine yada diğer  eşine kavuşma isteğiyle kaybolmuş kaderine razı gelmiş akıbetini bekliyordu. Belki de  kaybolmamış sadece düşmüştü! Öyle ya biri de kaldırmıştı yerden onu asmıştı en görülebilecek bir yere, fark edilsin  diye. Küçük bir çocuğun elleri üşüsün istememişti ve öylesine geçip gidememiş, duymuştu eldivenin yardım çığlığını. Onu bir taşın yada bir bankın  üzerine değil de herkesin görebileceği bir dala kondurmuştu işte. Değişik yada farklı bir insan değil, dönüşmüş bir insan işiydi bu.Düşünen, fark eden, kendinden önce başkasını önemseyen ve  yaptığının faydaya mı  zarara mı hizmet ettiğini bilen bir insan işi... 

   Evrenin o eşsiz musikisine kulak verip yönümü dönmek yeterli gelmişti.Derin bir tefekkür içinde bir “merhaba” müziği  dinliyor gibiydim ve bu his ruhuma Ömer Faruk Tekbilek'in  ezgilerini  dinlemek kadar iyi geldi. Papatya sarısı okul servisinin uzun uzun çalan kornaları beni birden  kendime getirdi.

    Yine dikkatli ve özenli adımlarımı atarak   servisten kızımı aldım. Beraberce yürümeye başladık, gününün nasıl geçtiğini sordum. Günü güzel geçmişti neşesinden de belliydi. Oda dikkatle  atıyordu adımlarını. Düşmemek için  elimi sıkıca tuttuğunda, elinin soğuk olduğunu hissettim. Bana eldivenini kaybettiğini söyledi. Ve ben yine o derin tefekkür ezgisine kaptırdım kendimi.Üşümüş küçücük bir  elin sıcacık eldivenleri, kim bilir hangi dalda onu beklemekteydi.



 

16 Eylül 2021 Perşembe

AVAKADO

 Yeşil rengiyle ve sevimli  şekliyle son zamanlarda ülkemizde de değeri daha çok bilinen avakado, lezzeti ve faydalarıyla mutfaklarımızın  vazgeçilmezi olmaya aday görünüyor.

  Düşük karbonhidrat değeri ve doğal  yağ oranıyla  besleyicilik bakımından zengin olan avakadonun anavatanı Meksika olmakla birlikte genellikle tropik bolgelerde yetişiyor.Ülkemizde 1970'li yıllarda üretimine başlanan avakado, günümüze baktığımızda  Antalya ve Mersin gibi sıcak bölgelerde verimli bir şekilde  yetiştirilmeye devam ediliyor.

  Avakadonun meyve mi yoksa sebze mi olduğu tartışıla dursun, kahvaltılarda yumurtayla  çoğu zaman da salatalarda kullanılması göz önüne alınırsa sebze olduğu düşünülüyor. Buna karşılık  çekirdekli olması ve bu çekirdekten yeni avakadolar üretilmesi ise onun meyve olduğunu gösteriyor.

  Tüketiminde,  çok sert avakadoların kullanılmaması önerilirken, özellikle yumuşak ve olgun avakadoları kullanmak gerekiyor. Limon sıkılarak hazırlanan avakado,  eşsiz lezzetiyle balık yemeklerinin vazgeçilmez ikilisi oluyor.

  Eğer  sizde  evde yada bahçenizde bu güzel ürünü  yetiştirmek isterseniz öncelikle taze bir  avakado çekirdeğini zarar vermeden  çıkarmak gerekiyor. Bir sonra ki adımda  kürdanı  çekirdeğin alt kısmından çapraz bir şekilde batırıp  ılık  bir ortamda bir barak suyun üzerine koymak gerekiyor. Zamanla alt kısmından cillendiği ve üst kısmından da  yapraklar çıkardığı göreceksiniz. En az 15 cm olana kadar saksıya ekmemek gerekiyor. Bahar mevsiminde dikimi yapılırsa yaprakları ve gelişimi daha güzel oluyor.

      Denemek isteyenlere birkaç fotoğraf bırakıyorum. 




AVAKADO,LİMON,SARIMSAK  EZMESİ

Bir tane sarımsağı rendeleyin. 
Bir tane avakadoyu soyup iyice ezin.
Bir tane limon suyunu sıkıp hepsini karıştırın dilediğiniz kadar tuz ekleyin.
Dilim ekmeğinizin üzerine sürüp kahvaltıda yada dilerseniz ara öğün olarak tüketin.
                                                                              
                                                                           Sağlıklı günler dilerim...😊

16 Ağustos 2021 Pazartesi

Toprak Sanat ve İnsan

 Toprakta yetişen bitkilerin nasıl olgunlaştığını düşündünüz mü hiç? Bir bitkinin büyüyebilmesi için sevgiye, aşka ve emeğe ihtiyaç vardır. Evimizde yetirdiğimiz çiçek bile onunla konuşmadan, ilgilenmeden gülümsemez bize. Yapraklarını severiz emek verir bakımını yaparız. Çiçekleri açsın diye tomurcukları gözleriz. Sonunda  emeğimizin karşılığı olarak onun rengarenk çiçeklerini koklarız. Bulunduğu yere görsel  dekor sağlayan çiçeğimizle sanatsal bir fotoğraf çekip sevdiklerimizle paylaşırız. 


   Önemsiz  bir taşı bile renkli boyalarla süsleyip sitresimizi atıyoruz. Bugun  "taş boyama sanatı"  insan bedeninin ve ruhunun temizlenmesine, hayal gücüyle zihnini boşaltmasına yardımcı olurken tıpkı ilk çağ insanları gibi doğallığı da güzeterek yepyeni bir eser ortaya koymasına yardımcı olmaktadır. Öyle ki doğadan faylandalandığımız şeyler yine doğal olarak bizim enerjimizi yükseltmekte ve bize  terapi  sağlamaktadır. 

   İnsanlığın ilk  varoluşundan bu yana da  tarım ve sanatın ortak noktası "toprak ve doğa " olmuştur. Yaradılışımız gereği üretmek ve icat etmek isteğiyle donatılan  varlığımız sanata dair   başlangıçların da vesilesidir. İlk çağ eserlerine baktığımızda  44 bin yıllık mağara resimleriyle dünyanın en eski figürlü sanat eserini görürüz. Bu eserler doğaya ait  malzemelerin  boya haline getirilmesiyle  resmedilmiştir. Arkeologlar bu eserlerin  gelişmiş bir sanat kültürünün işareti  olduğunu belirtmiştir. 

   O halde eski çağdan günümüze yeni yerleri keşfetme isteği, göçler ve savaşlarla birlikte insanların kendi kültürlerini de taşımak zorunda olduğu bir gerçektir. Gerek Anadolu'ya gerekse dünyanın dört bir yanına aktarılan kültürler tarım ve sanatla  insanlar arası bilgi alışverişini sağlamış gelişme  ve beraber yaşamdaki  o ince  bağı  kurmuştur. 

  Örneğin Gılgamış Tabletlerinde Envekar ve  Aratka beylikleri arasında geçen ticari teğiş tokuşta, Fırat ve Dicle'de yetişen buğdayın, Aratka dan istenen hazineler için bir tehdit unsuru olduğu yazılı metinlerde bize aktarılmıştır. Bu yazılı tabletler topraktan yapılmış olup seramik   sanatın en güzel örneğini  sergilemektedir. Bu sayede dönemin ticaretini , tarıma ait bilgileri ve devletlerin varoluş güçlerini bize aktarmaktadır.

   Yine ünlü ressamlar tarımı eserlerinde en güzel şekilde resmetmiştir. Vincent Van Gogh, Ali Düzgün  Özellikle Julien Dupre gibi isimler, resimlerinde  tarımı ve tarımda çalışan köylü işçileri eserlerine konu edinmiştir. Elinde yabasıyla güneşe karşı dik duran kadının  tarımda ne kadar aktif ve  güçlü olduğu da yine bu eserlerle  vurgulanmıştır. Kalıcı eserler sayesinde geçmişten günümüze toprağın önemi  sanat sayesinde  bizlere en güzel şekilde ulaşmıştır.

    Aynı toprak  derin ve  hislidir de. Tek bir tohumdan fışkırtır yaşamın nice kaynaklarını. Kuru bir kamışla ruha üflenen  tını olur. Saz olur, dillerde türkü olur. Tarihin ve kültürün  eşsiz sanat örneklerini koyar önümüze. Boya, çanak çömlek, kilim  dokuduğumuz ipler,  yediğimiz her türlü yiyeceğin hamaddesidir. Nice ellerde emek nice dillerde türkü olan bu ham maddeye gerektiği gibi davranmasak da   o bize hep vefalıdır. Her türlü kötülüğü yapmamıza rağmen,  o  üretmeye devam eder. O halde bizler de  toprağa karşı sorumluluklarımizi  yerine getirmeli  sonunda yine ona döneceğimizin bilinciyle onun varlığıyla bütünleşmeliyiz. Toprak sanat  uyumunu tüm benliğimizde yaşamalı ve yaşamalıyız. 











14 Temmuz 2021 Çarşamba

BİR TABAK MEVSİM


     Keşke meyve yiyelim yerine mevsim yiyelim deseydik ne güzel olurdu...

     Hayır hayır yanlış yazmadım. Düşünsenize mevsimler  yenebilseydi eğer yaz günü portakalları göremezdik marketlerde yada kışın ortasında şekilsiz çilekler raflara dizilmezdi. Hele o güzelim karpuzlar  kokusuz, renksiz ve tatsız olmazdı...

   Ahh keşke mevsimler yenebilseydi. Bir tabak kış  mevsimi  şöyle en turuncusundan,  sadece kışın tüketilseydi. Kiviler, pamelalar ve turunçlar, birkaç günde baş edebilseydi soğuk  algınlıklarıyla.      

   Bağışıklık kazanmak için organik meyveler aramak zorunda kalmasaydı hiç kimse.  Keşke mevsimler yenseydi de hormonlar  etkilemeseydi endokrin sistemimizi. O zaman   çağımızın hastalığı olan alerji de  bu kadar  nüksetmeyecekti. 

   Aaa  alerji demişken, sahi alerjisi olmayanımız var mı?  Sizde yoksa bile çocuklarında olmayan var mı?  Neyseki ona da bir çözüm bulundu hormonlu kremler, kortizonlu ilaçlar, kortizonlu iğneler, hazır mamalarla büyümek zorunda olan yara bere içindeki  bebekler... 

    Sadece bunlarla sınırlı değil ne yazık ki günümüz hastalıkları uykusuzluklar ve bunları takip eden depresyon, tansiyon ve migren rahatsızlıkları. Her hastalığın temeli bedene iyi bakamamaktan kaynaklanır ve beden alması gereken besini alamadığında çeşitli rahatsızlıklarla bize " beni kurtar"  diye bağırır. Uyuyamıyorum demek bile gün içinde neleri yediğimizi gözden geçirmemiz gerektiğinin bir kanıtıdır. Bugün birçok bilim insanı, abur cubur ve çok şekerli paket gıdalarla beslenen çocuklarda uykusuzluk hiperaktivite, dikkat eksikliği ve obezite  oranlarının  doğal beslenen çocuklara kıyasla daha fazla olduğunu kanıtlayan yazılar ve çalışmalarını bizlerle paylaşıyor. 

   

  Bu kadar karamsar konuşsam da  tüm bunlarla savaşmak yine bizim  elimizde. Anneler babalar olarak çocuklarımızın sağlığını düşünmeli ve günümüzde çokca duyduğumuz dışarıda yemek yeme kavramını bir kez daha gözden geçirmeliyiz. Amacımızın bedenlerimize giren gıdaların en güzeli ve en doğalı olmasını sağlayabilmek olmalı.  Bugün korona gibi bir hastalığın savaşını tüm dünya olarak vermekte zorlanırken, gelecekte ne tür hastalıkların var olabileceğini bilmiyoruz ve tedbir almak konusunda yetersiz kalıyoruz. Hayatlarımız,  mevsimleri de birbirine karıştırmak isteyen art niyetli insanların vicdanlarına bırakılmayacak kadar değerli değil mi? 


    O halde gelin hep beraber  kendimize söz verelim ve mevsiminde mevsim gıdalarıyla beslenelim.  Hani dedimya "bir tabak mevsim"   işte ben yaz mevsimimi bunları düşünerek yedim 😉


Not: Meyve çekirdekleri çöpe  atıldığı için geri dönüşüm sağlanamamakta ve doğadan aldığımızı doğaya teslim etmediğimiz için ekosistem bugün büyük zarar görmektedir. Yediğimiz meyve çekirdeklerini biriktirelim  ve bahçemize yada boş arazilere atalım. Eğer imkanınız varsa tohum topları şeklinde de yol kenarlarına  atabilirsiniz. Zaman onlara da şans tanıyacak ve sizi bir gün şaşırtacaktır... 


                                     





 “Yağmurdan sonra büyürmüş başak 
    Meyveler sabırla olgunlaşırmış.”
                              
  SEZAİ  KARAKOÇ

17 Haziran 2021 Perşembe

DEĞİŞİMİN ÇEKİM YASASI

      Ve  zaman geçer yıllar yol alır. Yaşamın yaşı olmaz deme yaşamda yaşlanır. Değişir şehirler, yenilenir eskiyen evler, mevsimlerle yarışırcasına bir döngüdedir insanın değdiği her yer. 

     Yurt dışına  ilk yerleştiğimiz günü hatırlıyorum da ne bir arkadaş ne bir  tanıdık yüz. Tırların arkasında okurduk Türkiye plakalarını ve korna sesleriydi  kardeşliğin gurbetteki hüzünlü  şarkıları...

       Değişti her şey. Yeni yapılar ve  modern binalar, daha fazla Müslüman yüz ve daha çok selamlaşmalar. Yabancı insanlara alıştıkça daha rahat hissettik ve yaşadığımız mahalleyi benimsedik. Şimdi tüm evren bir olmuşta bize sürpriz yapar gibi. Helal gıda bulamazken  manavımız bile Türkiye'den geldi. En güzeli de ne biliyor musunuz?  Ara sıra gittiğimiz kafede  gülümseyip biz sormadan "her şey helal" diyen güler güzlü çalışanlar. Nasıl olduğunu anlamasak da varlığımızı kabullenmiş ve menüye eklenmiş tereyağlı kuruvasanlar...

      Alışamadığımız sarı mavi Ukrayna bayrağı şimdi daha anlamlı gelmekte. Sarı buğdayı mavi gökyüzünü temsil ediyor ve bu insanlar en çok da  açlıkla imtihan ediliyor.  Tıpkı ay yıldızlı kırmızı bayrağımızda olduğu gibi, bizim insanımıza her daim  canıyla imtihan edilmedi mi? 

      Dedim ya zaman geçer yıllar yol alır ve değişmem diyen insan değişimiyle şaşırtır. Sahi değişim gerek mi? Yada değişmeyen insana insan denir mi?  Şimdi biraz düşünme vakti.  Değişim güzele ise değişmemek elde mi... İnsanlık için daha iyiye ve daha güzele  savaş vermeli. Meselenin ırk yada toprak olmadığı, meselenin gülümsememiz ve ağlamamızın  herkes için  aynı  olduğunu görebilmek değil mi... Acıyı ve sevinci paylaşabilmek. Sorgusuzca  her ırktan insanı topraklarında yaşatabilmek. Ayak uydurabilmek kurulu düzene kendi düzenini bozmadan,  ayarlayabilmek kültür alışverişini dozunu kaçırmadan. Tanımak meşhur yemeklerini ve tanıtmak Türk mutfağının  eşsiz lezzetlerini. 

    Yada konuşmak... Havlulara işlenen vişivonka desenlerinin senin çeğizindekilerle benzerliğini. İnsanca yaşamak, dünyada  kardeşçe var olmak... Nefretlerden arınıp da  saygıyla yol almak. Belki de bize en iyi gelecek olan budur ve nesillerimize öğretmeniz gereken  temel bir unsurdur... 

                                                                                                                                        Sağlıcakla... 

17 Mayıs 2021 Pazartesi

KALİNA (Gilaburu)

 


Öyle meyve ve sebzeler vardır ki adını dahi ilk defa duyarız bazen. Ülkeden ülkeye farklılık gösteren meyve türleri bölgenin iklim ve toprak  yapısına göre yetişir. Bu durum beslenme alışkanlıklarımızın, bulunduğumuz yereleşim yerlerine göre şekillenmesini sağlar. Soğuk ülkelerde yetişen ürünlerin  birçoğu  özellikle üst solunum enfeksiyonları ve bağışıklık artırıcı  özellikleriyle bölge halkının  yaşamında vazgeçilmez olurken, sıcak ülkede yetişen ürünlerin de bizleri sıcağın bunaltıcı havasında  ferahlatacak ve enerjimizi artıracak  özelliklere sahip olduğunu görürüz.  Bu  bize Allahın (c.c) sunmuş olduğu bir ikramdır.

     

 Kalina (Kartopu Çiçeği _Gilaburu) da benim  böbrek taşı düşürme serüvenimde tanıştığımız mucize bir bitki. Ukrayna'da çokça yetişen  pazarlarda en önde yerini alan kırmızı parlak ve bir o kadar da faydaları olan bu boncuk görünümündeki bitkinin gelin faydalatına beraber bakalım.. 



      Yararları saymakla bitmeyen bu bitkinin en çok çay halini severek içiyoruz. Öyle ki doktorumuz da özellikle çayını içmemizi tavsiye etmişti. Çünkü böbrek taşlarını eritici özelliği var. Ayrıca kalbi güçlendirir ve insanı sakinleştirir. Meyvenin faydaları bunlarla sınırlı değil. İlaç sanayisinde çokça kullanılan Kalina ülkemizdede iç anadolu bilgesinde yetişir. Kayseride de çayını ve pastorize edilmiş sularını bulabilirsiniz.



     Yüksek oranda C vitamini içeren Kalina kadın hastalıklarında oldukça etkili. Sinir hücrelerini yeniler ve çabuk yorulmayı engeller. Kemikleri güçlendirir. Ciltteki toksinleri temizler akne ve siyah nokta oluşumunu engeller. Vucudun sıvı oranını artırır. Kanser, epilepsi, tansiyon, astım, kolesterol gibi farklı sağlık sorunlarında da faydaları gözlemlenen bu bitki, bence evlerinizde nane çayı kadar sık kullanılmalı. 

     


 Kullanmadan önce doktorunuza sormayı ihmal etmeyin. Çünkü mide rahatsızlığı bulunanlara tavsiye edilmiyor. Bunun dışında belirlenmiş yan etkileri mevcut değil. Her yaş grubunun rahatlıkla tüketebileceği ve bağışıklığı güçlendirici özellikleriyle yaşam kalitenizi artırıcı olması hastalıklara karşı kendi bedeninize de koruyucu hekimlik yapmanız için iyi bir seçenek. 

   

   Unutmayın sağlığımız  önce kendi mutluluğumuz, sonra da bizi sevenler için çok önemli. Zor bir  günün ardından stresinizi bir bardak kalina çayıyla atmaya ne dersiniz! Böylece bedeninizin size teşekkür etmesine de izin vermiş olacaksınız...   

https://www.youtube.com/watch?v=PFIQ5EEVBu0      MEŞHUR KALİNA ŞARKISINI DİNLEMEYE NE DERSİNİZ 😉...

27 Mart 2021 Cumartesi

EVDE SEBZE YETİŞTİRME

        EVDE SEBZE YETİŞTİRME 

    Salgın hastalıklar, şehir yaşantısının yoğunluğu, beton binalarda yeşilden uzak yaşamlar bizleri topraktan daha da uzaklaştırdı. Hatta bununla kalmadı toprağa dair bildiklerimizi unutturdu. Bugün eli toprağa değmeden yaşayan milyonlarca insanımız var. Oysa teknolojinin artmasıyla radyasyonların her alana girmesi bizim toprakla olan bağımızın daha da güçlenmesini sağlamalıydı. Örneğin kaktüs gibi bazı bitkiler bu radyasyonları çekmekte ve kapalı alanların enerjisini pozitif hale getirmektedir. Ortamın oksijenini yenileyen çiçek ve bitki türlerinin kapalı alanlarda kullanımı artırılmalıdır. Öyle ki Kovid-19 salgını  oksijenin ve  doğal yaşamın önemini bir kez daha gösterdi tüm dünyaya. İnsanlar evlerinde bitki yetiştirmeye hatta şehir yaşantısından  tabiri caizse kaçarak köy yaşamına akın etti. Tüm bu değişimler dünyada tarımın ve tarıma olan desteğin büyük oranda artmasını sağladı. Bizde Ukrayna'da  evde sebze yetiştirmeyi denedik. Bu teknikler  'bende evde sebze yetiştirmek istiyorum' diyenlere...


1)  Açık Balkon Mu Kapalı Balkon Mu?

   Önce yetiştireceğiniz ürünün ortamını ayarlayın. Açık bir balkon mu yoksa kapalı bir balkon mu? Ev ortamı da olur  ama genelde balkon kullanımı bitkinin ışıktan daha fazla yararlanmasını sağlar. İki ayrı balkonda yetiştirdiğimiz ürünlerden, yarı gölgeli ve kapalı balkondan aldığımız ürünler daha verimli oldu. Tamamen açık balkonda bitki güneşlenme süresi fazla olduğu için yapraklarda  problemlere sebep oldu.( Özellikle marul, maydanoz, tere gibi bitkiler yarı gölge alanı sevdikleri için asla açık  ve çok güneş alan yerlerde yetiştirilmemelidir.) Salatalık , biber, domates gibi bitkiler kapalı balkonlarda rahatlıkla yetiştirilebilir. Ayrıca ilk ekim tarihlerinde bitkinin soğuktan ve rüzgardan etkilenmemesine dikkat edilmelidir.

2) Toprak ve Saksı Seçimi 

    Hazır toprak kullanılacaksa, özellikle sebzeler için hazırlanmış toprak alınmalıdır. Bitkinin büyüme döneminde toprağa gerekli besin kaynakları vererek, toprağın mineral maddece zenginleştirilmesini sağlayabilirsiniz. Saksı seçimi bitkinin büyüme şekline göre ayarlanmalı, mutlaka saksının altı delik olmalı ve derinliği yine seçilen ürüne göre ayarlanmalıdır. (domates, salatalık, biber 40 cm yeterli olacaktır) Bitki büyümesini sürdürürken mutlaka toprak gübrelenmelidir.




3)Tohum Seçimi 

    Tohumlar mutlaka bir yıllık olmalı, taze tohum kullanılmalıdır. Eski tohum seçilirse filizlenmesi gecikebilir. Ekimi en az 2-3 cm derinliğinde olmalı, filizleme küçük saksılarda yapıldıysa büyüdüğünde mutlaka daha büyük ve uygun saksılara geçirilmelidir. İlk filizlenmeyi ev ortamında hazırlayabilirsiniz. Daha yeşil ve canlı olduğunu göreceksiniz. Ve yine önemli bir husus, sulama konusunda dikkatli olun aşırı sulama tohumda çürüme yapabilir. Toprağın nemli kalması bitki için yeterli olacaktır.



4) Yaprak Budama 

  Özellikle biberler büyürken en alttaki yaprakları budayın. Bu sizi üzebilir ama daha sağlıklı ve hızlı bir büyüme için bunu yapmanız gerekir.

5) Gübreleme ve Organik Madde Takviyesi
  Bitkiniz  büyüyüp yapraklar çoğalmaya başladığında gübreleme yapmak gerekir. Muz kabuğu, yumurta suyu ve patates suyu dozu ayarlanmak kaydıyla ara ara toprağa takviye edilmelidir. Toprağın üst kısmı derin olmayacak şekilde havalandırılmalıdır.

 



 NOT: Bitkiler büyürken onlarla konuşmak ve yapraklarına dokunmak onların daha canlı ve hızlı büyümelerini sağlayacaktır.
Özellikle yapraklarını hafifçe sallamanız üzerinde arı geziyormuş hissi vererek çiçeklenmeyi hızlandıracaktır...












21 Şubat 2021 Pazar

ORGANİK YAŞAMLA TARIM

 Organik tarımın özü toprakta başlamayacak kadar  önemlidir aslında. Çünkü manavlarda ve pazarlarda sıkça rastladığımız "organik" yazısının sadece kağıtta kaldığını, aslolan organik ürünün "organiktir" etiketetine  ihtiyacı olduğunu biliriz . Bir ürünün organik olabilmesi üretilen çevre, toprak ve arazinin uygun olup olmadığıyla doğrudan ilişkilidir. Bugün bizler  organik tarımı geliştirmeye çalışsak da kaçınılmaz bir gerçek vardır. Organik tarımın sürdürülebilmesi ve artan nüfüsa bağlı olarak tüketim talebinin göz önünde bulundurulması gerekiyor. Bunların yanı sıra bilinçsizce kullanılan tarım faaliyetleri , yeraltı sularının kirlenmesine ve tükenmesine, toprak dengesinin bozulmasından tutun da biyolojik yaşamın olumsuz yönde etkilenmesine kadar  pek çok unsur organik tarımın sürdürülebilirliğine engel oluyor. 

Bu sebepledir ki  öncelikli görevimiz, organik tarımın sürdürülebilirliği değil "organik yaşamin, yaşam felsefesi olarak benimsenmesi"ni sağlayabilmektir.  Bu şekilde organik tarıma bakış açısını değiştirebilenler elindeki  toprağa veya doğal kaynaklara maddi gelir kapısı şeklinde  değil  hayatın temiz ve sağlıkla  yaşanması için elindekileri ne şekilde kullanacağının bilincine varmış olur. Önce kendi yaşam felsefesini daha sonra  tüm dünyayı etkileyebileği değişimin temelini atmış  olur. Bir insan demek bazen bin insan  demektir. Bu yüzden bir üretici yada tüketicinin  organik tarım nedir, nasıl yapılır, neler gereklidir, hangi toprak, hava ve iklim koşulları gereklidir bunları araştırmaya başlamadan önce" ben organik yaşamak istiyor muyum" sorusunu   kendisine  sorması gerekir. Bu doğrultuda elindeki kaynakları en iyi şekilde değerlendirecek ve hakiki organik tarımla yaşamın temellerini atmış olacaktır. 

  Organik tarımın yapılabilmesi için önce iyi  bir doğa daha sonra  temiz bir niyet gerekir. Örneğin bugün Kahraman Maraş Afşin_Elbistan  Termik Santrali bölgede organik tarım yapılmasına engel olmakta  ve tarımdan alınan ürünlerin doğal dengesini bozmaktadır. Şehrin havası yüzünden astım hastalıkları artmakta kansere yakalanan insanların yine aynı ortamda yaşamak zorunda oldukları göz önünde bulundurulursa organik yaşam felsefesisinin de öyle  kolay elde edilemeyeceği, bir yeri yaparken asıl kaynağı  yıkmanın anlamsız ve geriye gitmekten başka bir işe yaramadığını gösterir. 

    O halde önce  görünmeyen ama varlığını hissettiğimiz doğayı ve doğal yaşamı korumalıyız. Yaşam sadece gıdaların tüketimiyle  devam etmez aslolan nefes almak değil mi?Temiz bir doğa temiz bir gelecek, temiz bir gelecekse organik yaşamayı benimsetecek... 




23 Ekim 2020 Cuma

TOPRAĞA DAİR

  Toprak, bazen tarla, bazen arazi, bazen yurt olarak tanımlanan  yeryüzü örtümüzdür. Kimi zaman savaşla kimi zaman da yanlış ve bilinçsiz uygulamalarla kullanılamaz hale getirdiğimiz topraklar görünüşte sadece bir toprak parçası olsa da aslında kendine bakan insanın  toprağı, toprağa bakan insanında kendisini görebileceği eşsiz ve benzersiz bir aynadır. 

  İnsan doğduğunda kan ve üzerinde beden zırhıyla dünyaya gelmiştir ve nice zindanlar edinmiştir kendisine (bkz. A. Şeriati, İnsanın Dört Zindanı) Böylece kendileri için seçilmiş bedenlerde yaşamlarının sonuna kadar kalmakla yükümlüdürler. O halde beden nasıl yapıldı sorusu akla gelir. Bunun cevabını bilim farklı teorilerle açıklamaya çalışsa da kati bir sonuca ulaşılmamıştır.  Bilimsel veriler varoluşumuzla ilgili pek çok fikir ileri sürmekle beraber, inancımız bize topraktan geldiğimiz vurgusunu yapar.  Yüce yaratıcımız Allah (cc) sözlerinden topraktan geldiğimizi biliriz. "Allah her canlıyı sudan yarattı (enbiya 30) Allah onu topraktan yarattı sonra ol dedi ve oluverdi (ali imran 59)" ayetlerinde olduğu gibi.  İşte nasıl ki toprak içerisinde su ve minareller sayesinde besleniyorsa, insanda  tıpkı toprak gibi bedenindeki  kan damarları sayesinde su, vitamin ve minarellerle var oluşunu sürdürebilmektedir. 

 Yapısı birbirinden farklı onlarca toprak vardır.  Tıpkı insanlar gibi. İklim koşulları toprak oluşumunda çok etkilidir. Yaşadığımız çevrelerin insanları olmamız gibi. Oluşum bakımından farklılık gösteren toprağın bünyesinde yetişen sebze ve meyveler de farklıdır. Toprak çeşidi  iklim koşullarına göre değiştikçe ekimi, hasadı ve toprak bakım zamanları değişir. İnsan da farklı zamanlarda olgunlaşır,  farklı sever, farklı konuşur ve farklı düşünür. Nasıl ki bir toprağı onun kapasitesi dışında bir şey ekip hasat yapamazsak insanı da kapasitesi ve vakıf olduğu özellikleri dışında herhangi bir konuda zorlayamayız. Toprağı da insanı da benzer kılan bu özellik onları olduğu gibi kabul ettirir bize. 

  Hatta toprak, kendini toparlaması ve  veriminin  artması için nadasa  bırakılır bazı evrelerde. İnsan da bazen nadasa bırakır kendisini, bırakabilmelidir zaman zaman. Nasıl ki toprak alt üst edilir ve böylece kalitesi artarsa, insan da bazen nadas zamanı yaşar. Bile isteye yapar bunu bazen de kader dediğimiz ilahi güç sayesinde. Sonuç ne olursa olsun insanda toprak gibi dinlenince daha verimli olur hayatta. Adeta kendini toplar ve yeniden olgunlaşır. 

   Toprak öylesine nakşolunur ki insan bedenine, doğduğu yere vatan dedirtir. Üzerine şiirler yazdırır ağıtlar yaktırır. Necip Fazıl'ın Sakarya şiirinde dile getirdiği gibi " insan üçbeş damla kan, ırmak üçbeş damla su" ve bütün dizelerine sinmiş buram buram toprak kokusu. 

     Yaradılan ilk insan Adem aleyhisselamdan bu yana da  toprakla yaşam dürtüsü genlerimizde mevcuttur. Bugün şehir yaşantısından kaçıp doğaya yönelen  ekinle ve  hayvancılıkla  uğraşmak isteyen  onlarca insan var. Ve bu değişim dünya ülkelerinde de  görülmektedir. Çünkü bedenimizi, damarlarımızda gezinen kanı, öz varlığımızı oluşturan herşey yediklerimiz sayesindedir. Toprağa verdiklerimiz  biz bugün. Ve toprağa zehir vermek yerine toprağı kazanmak için uğraşmalıyız. Savaşın sadece cephede olduğu yıllar geride kaldı.Bu sebeple toprağımıza olan görevimizi de hakkıyla yerine getirmemiz gerektiğinin bilinciyle yaşamalıyız. 

  İnsan gibi toprağın da değerleri vardır. Toprakla yaşamanın kültürü insanı anlamanın da anahtarıdır esasında. Toprağa ait insan toprağın kucağına yeniden düşeceği zamana dek mücadelesini sürdürmekte, toprakla barışabildiği ölçüde de mücadelesinde huzuru keşfedebilmekte değil midir?

     Toprağı tanıyan, kendini keşfeder. Kendini bulan hakikate aşina, dünyaya faydalı olur. Toprağı yaşatırsak insan yaşar, toprak çürürse insan ölür... 


KARDELENLER

Ve hayat zorlu şartlara rağmen devam ediyor...  Zaman her şeyin ilacı öyle değil mi? Bir  yıla yakın bi  süredir Filistin'de savaş devam...