Akşam üzeri kızımı okul servisinden almak için sıkıca giyinip çıktım evden. Havada buz gibi ve can acıtıcı bir soğuk vardı. Rüzgarın o sert esintisini yanaklarımda hissettiğim anda montumun siyah kapüşonunu kafama geçiriverdim. Kapıdaki görevli her zaman ki gibi kibarca açıverdi kapıyı. Selamlaştık ve ben düşmemek için adımlarımı özenle atıyordum. Keza buz tutmuş kaldırımın sivri ve keskin köşeleri, herhangi bir düşüşte korku filmini aratmayan bir sahne oluşturabilirdi bir anda.
Tüm dikkatimle yürümeye devam ederken birden burnumun dibinde bir karartı fark ettim. Pembe, küçük bir çocuk
eldiveni "merhaba" dercesine uzatmıştı elini. Yönümü bu ele çevirdim. Kuru bir ağacın eğri büğrü dallarından uzanan bir el, öylesine şirin, öylesine
mahcup ve öylesine güzeldi ki gayri ihtiyari “merhaba” derken buldum kendimi. Nasıl olur da bir insan cansız bir eldivene
merhaba der öyle değil mi? Ama demiştim işte...
Aslında bana değil, yoldan geçen
herkese beni bul diye sesleniyordu. Sahibine
yada diğer eşine kavuşma isteğiyle kaybolmuş kaderine razı gelmiş akıbetini
bekliyordu. Belki de kaybolmamış sadece
düşmüştü! Öyle ya biri de kaldırmıştı yerden onu asmıştı en görülebilecek bir yere, fark edilsin diye. Küçük bir çocuğun elleri üşüsün
istememişti ve öylesine geçip gidememiş, duymuştu eldivenin yardım çığlığını. Onu bir taşın yada bir bankın üzerine
değil de herkesin görebileceği bir dala kondurmuştu işte. Değişik yada farklı
bir insan değil, dönüşmüş bir insan işiydi bu.Düşünen, fark eden, kendinden önce başkasını önemseyen ve yaptığının faydaya mı zarara mı hizmet ettiğini bilen bir insan işi...
Evrenin o eşsiz musikisine kulak verip yönümü dönmek yeterli gelmişti.Derin bir tefekkür içinde bir “merhaba” müziği dinliyor gibiydim ve bu his ruhuma Ömer Faruk Tekbilek'in ezgilerini dinlemek kadar iyi geldi. Papatya sarısı okul servisinin uzun uzun çalan kornaları beni birden kendime getirdi.
Yine dikkatli ve özenli adımlarımı atarak servisten kızımı aldım. Beraberce yürümeye başladık, gününün nasıl geçtiğini sordum. Günü güzel geçmişti neşesinden de belliydi. Oda dikkatle atıyordu adımlarını. Düşmemek için elimi sıkıca tuttuğunda, elinin soğuk olduğunu hissettim. Bana eldivenini kaybettiğini söyledi. Ve ben yine o derin tefekkür ezgisine kaptırdım kendimi.Üşümüş küçücük bir elin sıcacık eldivenleri, kim bilir hangi dalda onu beklemekteydi.